Hasan Ocak Cinayeti ile İlgili Suç Duyurusu

1990'lı yıllarda günlük yaşamımız neredeyse her gün ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinden gelen bir veya birkaç kişinin gözaltına alınarak kaybedilmesi ya da öldürülmesi haberleri ile oluşuyordu. Kısa bir süre sonra ise o bölgelerde yaşananları haber yapan muhabirler ya da bu haberlere yer veren gazete dağıtıcılarının aynı akıbetleri yaşadıklarını duymaya başladık.

Bilindiği üzere bu cehennem halinin ülkenin batı bölgesindeki metropollere ulaşması gecikmedi. İnsanlar sivil kişiler tarafından zorla sivil plakalı otomobillere bindirilirken ya da karga tulumba alınıp ağızları kapatılırken, alındıklarında çevredeki insanlara kendi isimlerini haykırabilmelerini bir umut belliyorlardı!

1995 yılının toprağın uyanışı ve baharın gelişinin kutlandığı 21 Mart günü bu kez de Hasan Ocak, kaçırılarak gözaltına alınmış, ailesinin ve arkadaşlarının tüm aramalarına rağmen aylarca kendisinden haber alınamamıştı. Aylar sonra işkence edilerek öldürülmüş bedenine kimsesizler mezarlığında ulaşılmıştı.

Hasan Ocak'ın katledilmesi ile ilgili ilk soruşturma, Hasan'ın ölü bedeninin ilk bulunduğu yer olan Beykoz Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılmış, fakat bu soruşturma da diğerleri gibi etkisiz ve sonuç alınmadan başladığı gibi kalmıştır. O tarihten bugüne Hasan Ocak'ın öldürülmesi ile ilgili yeni bilgiler ve belgeler kamuoyuna yansımışsa da Beykoz Cumhuriyet Savcılığı bu soruşturmayı derinleştirmeyi her nedense kendine vazife edinmemiştir.

Siyasi düşünceleri nedeniyle zorla gözaltına alınıp, işkence yapılarak öldürülen Hasan Ocak, 1990'lı yılların yaygın siyasi cinayetlerinden biri olarak "unutturularak" ailesine ve çevresine verilmek istenen mesaj tanıdıktı. Sistematik olarak işlenen, faillerine ulaşılamayan cinayetlerle toplumsal bellek çaresizlikle örülmeye çalışılıyordu. Hasan Ocak, kendisini kaçıranların kendisine ne yapacaklarını ve akıbetinin nasıl sonuçlanacağını belki de en iyi bilenlerdendi.

Aradan 16 yıl geçmiş olmasına, yeni belge ve bilgilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen savcılığın hukuki eylemsizliğini tanımlamak için artık görev ihmali tanımı yetmemektedir.

Eğer amaç zaman aşımına uğratmak ise bunun mümkün olmadığını hatırlatmak isteriz.

Temel bir iç hukukumuz olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2.maddesi kabul edilen 13. protokol ile birlikte mutlak ve istisna kabul görmeyen bir hak olarak yer verdiği yaşama hakkına karşı devletin geniş kapsayıcı yükümlülüğünün çerçevesini çizmiştir.

"Hasan Ocak'ın gözaltında işkence yapılarak katledilmesi o dönemin sistematik vakalarından biri olarak gerçekleşmişti.

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'un 77. maddesi işkence ve kasten öldürme eylemlerini siyasal, felsefî, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plân doğrultusunda sistemli olarak gerçekleştirenlerin insanlığa karşı suç işlediklerini tanımlar ve bu suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceğini de ekleyerek. Madde gerekçesinde; bu düzenlemeyi Nürnberg Mahkemesi Statüsü'nün 6 (c) maddesinden esinlenerek kaleme aldığını vurgular. Tanımın daha açık ve ayrıntılı düzenlenmesini Birleşmiş Milletler Roma Statüsü'nün 7. maddesi düzenlemektedir.

Bugün yapmış olduğumuz bu basın açıklaması ile amacımız sadece Hasan Ocak'ın katledilmesinin bir insanlık suçu olarak hatırlatılması değildir. Çağrımız ve taleplerimiz bulunmaktadır: Çağrımız yargı mekanizması organlarının artık hukuki atalet uykusundan uyanmasını ve Hasan Ocak'ın katillerini TCK 77. maddesinde bağlamında kapsamlı, etkin ve sonuç alıcı şekilde acilen ele almasıdır.

Eğer mevcut yargı mekanizması ve çalışanları uygulama pratiklerinden kopamıyorlarsa, o zaman bu konuda hukuk nosyonuna sahip savcı ve hakimlerden oluşacak yeni yargı mekanizmasının kurulması aciliyeti bulunmaktadır.

Kurulacak bu yeni yargı organı, yalnızca yukarıda bahsi geçen 1990'lı döneme ait değil 12 Eylül 2010 referandumu ile anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılmasını da dikkate alarak 12 Eylül cuntası aktörlerinin işledikleri tüm suçları, bu cuntaya hazırlık aşamasında işlenen cinayetler ile o dönemden bugüne süregelen bu minvaldeki tüm suçları kovuşturması görevleri arasında olmalıdır. Bu yargısal gereklilik toplumsal barış, huzur ve güvenlik için olmazsa olmaz temel bir hukuk ihtiyacıdır.

Hükümet ve TBMM'den, Birleşmiş Milletler Roma Statüsü ile kişilerin gözaltında kayıptan korunmalarıyla ilgili Uluslararası sözleşmeleri hiçbir çekince koymadan acilen imzalaması zorunluluğunu da ayrıca dillendirmek isteriz.